2 Nisan 2012 Pazartesi

“1984” Romanında Yabancılaşma Teması , George ORWELL





Kitap 1947-1948 yıllarında yazılmıştır. Birkaç farklı isim düşünüldükten sonra kitabın basım tarihinin son iki rakamının yer değiştirilmesiyle elde edilen “1984” te karar kılınmıştır. 1948 senesi İkinci Dünya Savaşanın sona erdiği; ancak harp dönemi kaotik atmosferinin hala hissedildiği süreçte yer alır. Romanın ana karakteri Winston Smith toplumunu,toplumunun sorunlarını,hislerini, inançlarının  tükenmişliğini simgeler. İsmi, savaş sırasında hem politik  hem de aydın bir kahraman olarak görülen Winston Churchill’le ilişkilendirilmiştir. Soy isim olarak ise İngiltere’de sıkça kullanılan “Smith” tercih edilmiştir,böylelikle başkahraman sıradanlaştırılmıştır.


Orwell, karakterini harikulade biçimde yaratmış ve okuyucunun Winston’a sempati duymasını sağlayabilmiştir. Karşımızda bir taraftan günlüğüne “kahrolsun Büyük Birader” yazan veya Julia ile yasadışı ilişkisi olan asi; diğer taraftan yakalanma korkusu yaşayan paranoyak bir adam bulunmaktadır. Söz konusu kişilik özellikleri ,okuyucusunun karakter ile özdeşleşmesini; hayatın mekanik ilerlediği, tüm düşüncelerin ve hareketlerin kontrol edildiği bir toplumda yaşamanın Winston’a verdiği acı ile ızdırabı hissedebilmesini kolaylaştırmıştır.


İnsan ilişkilerinin, insani hislerin oldukça zedelendiği Okyanusya toplumunda yabancılaşma kaçınılmazdır. Çocuklar da dahil herkes bir diğerini izlemek, partiye yapılan en ufak suistimali bildirmek üzere eğitilmiştir. Winston iyimserliğin  mümkün olmadığı, umuttan uzak bir dünyada yaşamaktadır. Doğruluk Bakanlığı’nda ,geçmişi Parti’nin güncel resmi kayıtlarına uygun olarak değiştirmekten,başka bir deyişle tarihi “yenilemek”ten ,böylelikle Parti’nin “herşeyi bildiğini” kanıtlamaktan sorumludur. Aslında görevi  ortadan kaldırılmış kişileri aslında hiç var olmamışlar gibi göstermek amacıyla kayıtları yeniden yazmak, fotoğrafları değiştirmektir. Orijinal evraklar ise “bellek çukuru”nda yakılarak yok edilir. Winston tarihte değişiklikler yapabilmekten  entelektüel anlamda haz almasına rağmen, gitgide hakiki geçmişe karşı merak duymaya başlar,dahası onu öğrenmeye çalışır. Herkesin yalnızca yaşamsal fonksiyonlarını devam ettirdiği ve  Parti’nin buyruklarına boyun eğdiği bir toplumda Winston, her özgür insan gibi, düşünmeye, sorgulamaya, sevmeye ihtiyaç duyar.


Winston Smith geçmişini hatırlamaya çalışır;fakat başarılı olamaz. Yalnızdır, ailesi yoktur, ailesine ait bir resim ya da bir belge yoktur. Zaman zaman annesi aklına gelse de gerçek bir duygu yoğunluğu yaşayamaz. Aslında en başta kendi hayatına, kişiliğine yabancı olduğundan topluma karşı yabancılaşmış hissetmesi sürpriz değildir.


Kahraman, Zafer Konakları’nda bir dairede sıkıcı yaşamını devam ettirir; mavi iş önlüğü giyer;kara ekmek, bitter çikolata ile tatlandırıcıdan oluşan ve Parti tarafından belirli miktarda dağıtılan yiyeceklerle beslenir; Zafer Cin’i içer yine Zafer marka sigara tüketir. Her adımının izlendiği, ağzından çıkan her cümlenin kayda geçirildiği bu ortamda Winston diğer insanlara inanma hususunda sıkıntı yaşar, bu güvensizlik ile hissizleşir. Monoton  olarak sürüp giden hayatı Julia’yı fark etmesi ve onunla birlikte olmaya başlamasıyla değişir. Artık dünyaya tek başına isyan etmiyordur; bir sevgilisi,bir yoldaşı vardır.  Parti bu kural dışı aşk ilişkisini öğreninceye kadar etraftan birlikte soyutlanacak;  topluma yabancılaşmış olma halini beraber yaşayacaklardır.


Güven probleminin yanı sıra mekanikleşme ve kentsel bozulmalar da Winston’ın yabancılaşmasında önemli rol oynamaktadır. Yıkık dökük gri binalar, doğru düzgün çalışmayan asansörler, beklenmedik anlarda kesilen elektrik ile patlayan borular Okyanusya’da insanca yaşamanın  hayli güç olduğunu göstermektedir. Böyle nedenlerden ötürü de okuyucu ana karakterin uyumsuzluk sorununu kolayca anlamaktadır.


Özünde Parti amacına ulaşmaktadır: Parti’nin gizli ekipleri gerçeği değiştirmekte,tarihi baştan yazmakta, kendilerine karşı gelen kişileri sadece öldürmekle kalmayıp onların isimlerini ve yüzlerini toplum hafızasından silmektedir. Halkın hangi koşullarda yaşadıkları ya da nelerden yakındıkları konusuna kafa yormamaktadırlar. Tele ekranlar vasıtasıyla bireyleri izlemekte ve onlara ne yapıp ne yapmamaları hakkında buyruklar vermektedirler. Doğal olarak belli zaman aşımının ardından insanlar böylesi hayat standardına dahi uyum sağlar; ancak Winston Smith gibi düşünen kişiler bu düzene ayak uyduramaz neticede de hiç “var olmamış” sayılırlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder